Milliyet Gazetesi - 2005

'Sadece yazar olduğunuzda hayatın dışında kalıyorsunuz'

Üç yıllık insan kaynakları geçmişinde yaptığı binlerce mülakatı öyküleştirmiş Mehmet Erkan. Varlık Yayınları'ndan çıkan 'Mülakat Anıları: Bir Başka İnsan Kaynakları' adlı kitap, altı öyküyle mülakat sanatının inceliklerini gözler önüne seriyor olsa da böyle bir misyon üstlenmiyor. Bu öyküler herkesin zevkle okuyabileceği türden. İş görüşmesine gidecek olanlara da okumalarını şiddetle tavsiye ederim. Özgeçmişi nasıl yazmak gerektiğinden tutun da mülakattaki konuşma stiline kadar pek çok konuda ipuçları veriliyor. Birçok şirkete hizmet eden özel bir firmada insan kaynakları yöneticisi olarak görev yapan Erkan'ın, masanın diğer tarafında oturmasına ve iş dünyasını temsil etmesine rağmen bu dünyaya getirdiği eleştiriler de kayda değer.

Sizi kitap yazmaya iten işiniz vesilesiyle tanıdığınız insanlar ve onların hikayeleri mi oldu?

Yazı maceram daha öncesine, üniversite yıllarıma dayanıyor. Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde okurken klasiklerle tanıştım. Edebiyata ilgim böyle başladı. 2002 yılında Ömer Seyfettin Hikaye Yarışması'nda mansiyon kazandım ve devamı geldi.

Neden tek işiniz yazarlık olmadı?

İlk başlarda sadece yazar olmak istiyordum. Ama zamanla insan başka şeyleri de görüyor. Sadece yazar olduğunuz zaman biraz hayatın dışında kalıyorsunuz. Oysa bir işiniz varsa, sabahları otobüse binersiniz, insanları görürsünüz. Yeni insanlarla tanışırsınız. Sadece yazar olmak bana biraz kenarda, evde oturmak gibi geliyor. Oysa mücadelenin içindeyken daha çok şey öğreniliyor.

Şöyle bir kendi kendime değerlendirme yaptığımda... Üniversitedeyken sadece yazarlıkla ilgilendiğimde yazdığım yazıların kalitesi ve miktarıyla iş hayatı yoğunluğu içinde yazdıklarımın kalitesi arasında pek fark yok. Hatta yoğun çalışırken yazdıklarım daha iyi oluyor.

Biriyle iş görüşmesi yaparken ‘Bundan iyi hikaye çıkar’ diye düşündüğünüz oluyor mu?

Bu kitabı yazmadan önce iş arkadaşlarım şaka yollu "Sen mülakat anıları yazsana, öğretici de olur" dedi. Gerçekten de biraz o düşüncelerin etkisiyle, biraz da karşılaştığım adayların yaptığı yorumların sonucunda, gerçek olanla ideal olan beni bu kitabı yazmaya itti. İnsan kaynakları denince hep şık giyimli kadın ve erkekler, mükemmeliyetçi mülakatlar akla gelir. Bu alandakiler genelde hep çeviri kitaplardır; mülakatlarda hep zekice sorular sorulur, zekice cevaplar verilir. Oysa gerçekler öyle değil. Bu alanda bir eksiklik gördüm. Edebiyatla iş dünyasını harmanlayabileceğimi düşündüm.

Bugüne kadar kaç mülakat yaptınız?

Üç yıl içinde 2 bin civarında mülakat yaptım. Düşük bir pozisyon söz konusuysa günde 20 kadar mülakat yapabiliyorum. Güvenlik görevlisine 15 dakika ayırırsınız ama bir yönetici arıyorsanız ona yarım saat-bir saatlik programlar yaparsınız.

Çok konuşan ve siz daha tüm sorularınızı soramadan zamanı harcayan adaylar olduğunda ne yapıyorsunuz?

Ya mecburen biraz süreyi geçiyoruz ya da artık adayı susturup araya giriyorum. Özellikle satışçılarda çok olur bu. O kadar çok konuşurlar ve öyle baskın kişiliklerdir ki sizi bastırırlar.

'İNSAN BU, BELLİ OLMAZ'

En çok hangi meslekten insanlar geliyor size?

En çok satışçılarla mülakat yaptım. Ardından da muhasebeciler gelir.

İnsan sarrafı oldunuz mu?

Yok, hiçbir zaman o iddiada olmadım. Mütevazıyım bu konuda. Bu işin sonu yok. Karşınızdaki insanı sınıflandırmak, "Şu şudur" demek zor. Hiç belli olmuyor. Kitaptaki ikinci öyküde biri var mesela, ilk başlarda onun toy olduğunu düşünüyorum ama sonra fikrim değişiyor. İnsan bu sonuçta, hiç belli olmaz.

Hemen elemiyorsunuz yani mülakata gelen kişileri...

Tabii. Zaten hiçbir zaman mülakatta karar verilmez. Mülakatın üzerinden süre geçer, değerlendirme formunu doldururum. Gün sonunda adayları tekrar şöyle bir gözden geçiririm. Olumlu adaylarımı yöneticime söylerim. Sonra onunla bir daha konuşuruz.

Adayın işe uygun olup olmadığına nasıl karar veriyorsunuz?

Kitapta mülakatları öyküleştirdiğim için tam bir mülakatı anlatmıyorum çünkü ders kitabı değil bu. Normalde önce adayı genel yetenek testine tabi tutuyoruz. Oradan aldığı puan var. Sonra benimle mülakata girer, mülakattan aldığı ağırlıklı olarak kişilikle ilgili puanları var. Bir de kişilik testimiz var. Tüm bunların bileşiminde karar veririz.

Bütün doğruları götürebilecek tek bir yanlış var mı mülakatta yapılabilecek?

Yok, olsa da çok büyük bir yanlış olması lazım. O kadar katı değiliz adayları değerlendirme konusunda.

Öykülerde, özgeçmişinde ya da hikayesini anlatırken yalan söyleyen kişilerin yalanlarını hemen ortaya çıkarıyorsunuz. Yalan makinesi gibisiniz.

Günde ortalama 15 mülakat yapıyorum. Her gelen aday sorulara hemen hemen benzer cevapları veriyor. Ben artık soruyu sorup "Şunu söyleyecek" diye düşünüp bekliyorum. O anda ifadelerinden, bakışlarından, bakışlarını kaçırmasından anlıyorsunuz ne olduğunu. Her gün mülakat yapınca kimin nasıl tepki verdiğini, kimin nerede yalan söylediğini anlıyorsunuz.

'HERKES UÇUYOR'

Fırın müdürü, market ikinci müdürü gibi unvanlarla kendini pazarlayanlardan örnekler vermişsiniz kitapta...

Özgeçmişine sevgilisiyle yanak yanağa fotoğrafını koyan bir kadın vardı mesela. Bir beyefendi karizmatik gözükmek için siyah gözlükler takmış fotoğrafta. Bir keresinde de ilanda '25-30 yaşını aşmamış' yazmasına rağmen, 40 yaşını aşmış bir kadın e-posta atmış, "40 yaşındayım ama 25'imde gösterdiğimi söylerler" diyor. Bunlara gülüyoruz ama aslında bunlar üzerinde düşünülmesi gereken şeyler.

İş dünyası dergilerine ve kitaplarına bakıyorum, herkes uçuyor ama özeleştiri yok. Eğitim sektöründen bir kadınla mülakat yapmıştım. Anadolu yakasında bir eğitim programına sabah 9'da başlıyor, 14:00'te oradakini bitirip 15:00'te Bakırköy'dekine başlayacak 21:30'da bitirecek. Var mı böyle bir şey? Sonra da yöneticisi kalkıp şık bir dergide makam odasında poz veriyor ve "Biz bir takımız. Çok mutluyuz" diyor. Yemezler yani!

Kitapta bir adayla konuşmanızı anlatırken “İçimdeki yazar her şeyi ifşa etmek isterken, mülakatçı kimliğim susturuyor beni” diyorsunuz. Çok yaşıyor musunuz bu çelişkiyi? Ne noktada otosansür işlemeye başlıyor?

Mülakatlarda bir idealist kimliğimiz var. Mesela aday esnek çalışma saatlerinden şikayet ediyor, ben kalkıp diyorum ki "Ama iş dünyasında iş bittiğinde mesai biter. Böyledir kural". Burada diğer rolümü oynuyorum. Oysa böyle bir şeyin olması için firmaların da çalışanlara fazla mesai ücretini ödemesi lazım. Mülakatta çalışan rolünde değil, her zaman karşı tarafta olmak zorundasınız. Biraz da mükemmeliyetçi olmalısınız ki o adayı eleyebilesiniz. Orada bazı kişilik çatışmaları yaşanabiliyor kendi içimizde.

En unutamadığınız mülakatınız hangisi?

Kitapta bir Nesrin Hanım karakteri var. Nesrin Hanım, 40 yaşın üzerindeydi. Danışmanlık firması olduğumuz için bize, 'bize uygun bir iş vardır, bugün olmazsa da yarın olur' gibi çok özgeçmiş geliyor. Bazen telefonla arar, bizi sıkıştırırlar. Nesrin Hanım, şirketimize kadar gelmişti. Gerçekten zor durumdaydı. Onunla görüştüm. 40 yaşın üzerinde olduğu için ona bir pozisyon bulmamız çok zordu. Mülakatta özel hayatıyla ilgili çok şey anlattı. Bir mülakatta bunları anlatmasına hiç gerek yoktu, benim de bunları öğrenmem yanlıştı. 

İnsanların gizliliğini nasıl korudunuz?

İsimler değiştirildi. Hiçbir mülakat tek başına bir mülakat değil. Ali'yle yaptığım mülakatı oraya koymadım, Ali'yle yaşadığım küçük bir anekdotu koydum.


RASKOLNIKOV'U AZ ARAMADIM

En beğendiğiniz yazarlar?

Dostoyevski ve Tolstoy'un bütün eserlerini okudum. Bunların yanında Çehov, Gogol, Fransız Edebiyatı'ndan Flaubert, Balzac. Türk Edebiyatı'ndan Peyami Safa. Günümüz yazarlarından ise Cengiz Aytmatov'u takip ediyorum.

En sevdiğiniz kitap?

Suç ve Ceza, Savaş ve Barış, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu ilk başta sayabileceğim isimler. Üniversite öğrencilik yıllarımda, Bornova'nın karanlık sokaklarında Raskolnikov'u az aramadım. Roman karakterleri de önemli bir yer tutar benim hayatımda.

Röportaj: Melis Alphan
Fotoğraflar: Ercan Arslan