Varlık Dergisi - 2005

1981 Samsun doğumlusunuz. Ege Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü'nden 2003 yılında mezun oldunuz. Bir danışmanlık firmasında insan kaynakları yöneticisi olarak çalışıyorsunuz. Sizi daha yakından tanıyabilmemiz için başka neler söylemek istersiniz?

Öncelikle İstanbul’a alışmaya çalışan birisi olduğumu söyleyebilirim. Bundan önce ara ara gelsem de yaklaşık on aydır bu koca şehirde yaşıyorum. İlk anların şaşkınlığı geçti; artık çok da garip gelmiyor bana tezgahındaki simitleri saçarak zabıtadan kaçan simitçiler, yüz metre uzayan dolmuş kuyrukları ve cd’ciler. Fazla bukalemun yaradılışlı birisiyim galiba, hemen uyum sağlıyorum değişikliklere. Bazen, “Sağlamayıp da ne yapacaksın!” diye kızıyorum kendime. “Başka şehirlerde iş mi var!” Sonra yaşıtım insanlar için üzülüyorum. Mesleğim dolayısıyla günümün bazen tamamı iş arayan insanlarla mülakat yapmakla geçiyor. Neler konuşulmuyor ki o yarım saatte. Neyse… İsterseniz konuyu dağıtmayayım. Benim en önemli özelliğim bu işte. Beynimde iç içe kapılar var; birinden bir rüzgar giriyor, şiddetli bir cereyanla hepsi sırayla açılıp açılıp kapanıyor. En çok yazarken oluyor bu. Kopup gidiyorum başka alemlere.

Sorunlu bir insan olsam da barışığım kendimle. Zaten kendisiyle barışık olmayan bir insanın düzgün şeyler yazabileceğini de pek sanmıyorum. Tabi ki kavga edebilirim kendimle, tabi ki suçlayabilirim varlığımı zaman zaman. Ama benim söylemek istediğim bu değil. Hani eşler de ara ara kavga ederler de birbirlerinden kopamazlar ya öyle bir şey işte. Ben içimdeki adamı, vicdanı, sağduyuyu, o şeyi seviyorum.

En büyük derdim yazmak. İş, uyku ve yemek zamanları dışında hep yazı başında buluyorum kendimi. Yakınımdaki insanlar tabi kızıyorlar bu duruma. Anti sosyallikle bile suçlayanlar oluyor. Suçlamalar gururumu da okşamıyor değil. Acıdan zevk almak gibi bir şey bu.. Sanki olmak istediğim insan tipi buymuş gibi gülümsüyorum onlara. Değişik duygular bunlar. İnsan kendini içgüdülerine, heveslerine nefsine kaptırmadan edemiyor.

 

Türk Edebiyatı Vakfı'nın düzenlediği Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması'nda 2002 ve 2004 yıllarında mansiyon aldınız. Ayrıca çeşitli yarışmalarda öykülerinizle dereceler elde ettiniz. Yaşar Nabi Nayır Gençlik Öykü Ödülü'ne katılma nedeniniz neydi? Ödül kavramı sizin için ne ifade ediyor?

Şimdi bir dakikalığına benim yerime koyun lütfen kendinizi. Düşünün ki hikayeler, romanlar, denemeler yazıyorsunuz. Gün geliyor yazdıklarınızı başkaları da okusun istiyorsunuz. Hepimiz insanız, gayet normal bu. Fakat kim sizi dinleyecek, muhatap alacak? Bir kimliğiniz, bir geçmişiniz olmalı. Karşınıza çıkacak kişilere, ben şunu şunu yaptım, demelisiniz. (Maalesef oyunun, yayınevlerinin kuralı bu. Ben koymadım kuralları, kimin koyduğunu da bilmiyorum.) İşte ben sırf bu amaçla girdim yarışmalara. Aradan sıyrılmak, bir fark yaratmak gerektiğine inandım.

Türk Edebiyatı Vakfı’ndan aldığım ilk ödül benim için çok önemlidir. Bir suya girmişsiniz, boğulmamak için garip garip hareketler yapıyorsunuz. Belki de yüzüyorsunuz, kim bilir? Sonra kıyıda oturan, daha önce hiç fark etmediğiniz biri ayağa kalkıp size sesleniyor: “Hey!.. Becereceksin sen bu işi!..” Türk Edebiyatı Vakfı’ndan aldığım ödülden sonra diğer öyküler ve ilk romanım geldi. Yazma hevesim öyle arttı ki anlatamam. Beni çocuklukla suçlayabilirsiniz. Olsun. Çocuklar masum suçlar işler nasıl olsa.

Az önce oyunun kurallarından bahsettim ya, çok geçmedi, iki yıl sonra yanıldığımı anladım. Kurallar benim sandığımdan da katıymış. 2003’de ayakları yere basan ilk romanımı tamamlamıştım. Büyük bir hevesle İstanbul’a geldim fakat netice tam bir hüsran oldu. Yılmadım iki, üç, dört, toplam beş yayınevine gittim. Ödüller kapıda güler yüzle karşılanmamdan başka bir işe yaramıyordu. Sonuç hep aynı. Üstelik eserimi okuyanlar beğendiklerini de söylüyorlardı.

 Kolumun kanadımın kırıldığı bir anda karar verdim Yaşar Nabi Nayır Gençlik Öykü Ödülü’ne katılmaya. Artık yarışmalara katılmayacağıma söz vermiştim kendi kendime. Hatta “Yarış Atı Tayfun” diye dalga geçmeye başlamıştım kendimle. (Çocukluğumda okuduğum bir öyküydü bu.) Fakat yine dayanamadım. Çoktur benim çelişkilerim. Ancak bu kez eserlerimin yayınlanması isteği ikinci planda. İçimdeki yazma hevesi değil ama insanlara ulaşma hevesi oldukça baltalandı. Artık kimsenin okumayacağını bilsem de yazabiliyorum. Teşekkür ediyorum romanımı geri çevirenlere.

 İçimde yalnız garip bir suçluluk duygusu var. Tanımadığım bir ses şöyle fısıldıyor kulağıma: “Sen öyküyü bir atlama taşı olarak kullandın.” Doğru mu bu? Bilmiyorum… Ama şundan eminim ki öykü benim için gerçekten bir amaç şu anda. Öyle olmasa yeni öykülerin planlarını kafamda tasarlamaya şimdiden başlamazdım.

Yazma serüveniniz nasıl başladı? Hangi kaynaklardan beslendiniz, (yerli-yabancı) ustalarınız kimler oldu?

Hani her şey sıcak bir öğleden sonra başladı derler ya bizim öykümüz de öyle başladı. İzmir’deki öğrencilik yıllarımda bir gün ev arkadaşım elinde Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sıyla karşımda belirdi. Ondan önce de çok okurdum. Ama kitapevlerinin raflarında önüme konanlardan başkasını gözüm görmezdi. Benim ilk favorim Ahmet Altan’dı. Klasiklerden sızan bir şeyler vardı onun cümlelerinde. Ancak Suç ve Ceza’yla birlikte her şey bir anda değişti. Ne yazık ki üniversite üçüncü sınıfta keşfedebilmiştim o hazineyi.

Suç ve Ceza’dan hemen sonra Bekir Bey isimli öyküm geldi zaten. Müthiş bir etkilenişti. Bornova’nın sokaklarında Raskolnikov’u az aramadım. Ardından Dostoyevski’nin Türkçe’ye çevrilen bütün kitapları geldi. Benim ustam Dostoyevski’dir. Ama Tolstoy’u da unutamam. Tolstoy’un Efendi ile Uşak diye bir öyküsü vardır bilir misiniz? İşte beni en çok etkileyen o öyküdür.

 Aslında tam bir Rus Edebiyatı hayranıyım ben. Ya Gogol, ona ne demeli! Ne yazık ki onunla daha yeni tanıştım. Fakat Bir Delinin Güncesi çoktan yeni tasarılara itti beni.

Balzac’tan da söz etmeden geçemem. Betimlemeler konusunda ondan ve de Flaubert’ten çok etkilendim. Doğrusu Fransız erkekleri kadınları iyi tanıyorlar.

Türk Edebiyatı’na gelirsek… İşte orada yüzüm kızarmaya başlıyor. Kendi edebiyatıma uzak bir insanım ben. En büyük ayıbım bu benim. Son üç yılımı dünya klasiklerine verdim. Ancak yine de kopmadım kendi edebiyatımdan. Orhan Kemal’de beni kıskandıran bir şey var. Onun Çukurova insanını anlattığı gibi ben de Karadeniz’i anlatmak istiyorum. Zaten Fındık Zamanı öyküm de bu özentinin bir sonucu. Ama ben işin içine biraz da Cengiz Aytmatov tarzı bir şeyler katmak istiyorum. (Yine Türk Edebiyatı’nın dışına çıktım.) Orhan Kemal gibi konuda yerel, Aytmatov gibi dilde evrensel olmak istiyorum. Bakalım zaman ne gösterecek?..

İlginç olan bir şey de roman okumaya öyküden daha çok ağırlık vermem. Bakınız hep romanlarıyla isim yapmış kimseleri sayıyorum. Şimdi Yakup Kadri Karaosmanoğlu diyeceğim yine aynısı olacak. Sanırım burada bir haksızlık yapıyorum. Ömer Seyfeddin’i ve Sait Faik Abasıyanık’ı, onların bana edebiyatı sevdiren ilk insanlar olduklarını unutuyorum. Semaver hala yanıyor ve beni ısıtıyor.

Kendi kuşağınızdan aranızda kan bağı olduğuna inandığınız öykücüler var mı?

Bu sorudan benim kendimi bir öykücü olarak gördüğüm anlaşılabilir. İsterseniz öncelikle bir konuya açıklık getireyim. Şu anda yazar, öykücü, romancı gibi sıfatlara layık birisi olarak görmüyorum kendimi. Daha çok yolun başındayım. Böyle bir iddiada bulunmanın bu işe yıllarını vermiş kimselere saygısızlık olacağı kanaatindeyim. Yalnızca yazan bir insan olduğumu düşünüyorum.

Öykülerinizin hep bir sorgulama içermesine bakarak, görünen ve görünmeyen, iç dünya ve dış dünya arasındaki ilişkiyi aradığınızı söyleyebiliriz. Bununla birlikte, doğa ve insan betimlemelerine önemli bir yer ayırıyorsunuz. Yaşadığı dünyayı keyifle seyreden bir gözlemci olduğunuz anlaşılıyor. Olayların geçtiği atmosferi okura iletirken durmakta, sözünüzü söylemekte bir çekince görmüyorsunuz. Sizi bir öyküyü yazmaya götüren etkenler neler? Öykülerinizi geliştirirken bir sorgulamayı mı, yoksa olayı mı merkeze alırsınız?

İlk başta hiçbir şey bilinçle gelişmiyor biliyor musunuz? Hatta iradem dışında gelişiyor diyebilirim. Bazen bir yüz, bazen bir duruş, bazen bir doğa olayı götürüyor yazmaya beni. Mesela Avşar böyle yazıldı. Sürekli alış veriş yaptığım markette kasanın başında garip oturuşlu bir kız vardı. Her şey onun bir anlık duruşuyla başladı. O beni yola çıkardı, ben yolun sonunu buldum. Veli’ye de o yolda rastladım.

Ancak her zaman da biri beni yazmaya götürsün diye beklemem. “Yazacaksın!” derim kendime ve zorla otururum masaya. Önemli olan ilk birkaç cümledir, ondan sonrasını zaten hatırlamıyorum.

Ben olayı hep bir araç olarak gördüm şimdiye kadar. Öykülerimde de, romanlarımda da bu böyle. Fakat ne ilginçtir ki çarpıcı bir olay, güzel bir konu bulmadan da tamamlamadım hiçbir eserimi. Galiba olaya da sorgulamaya da karakter neden oluyor. Bir kahraman çıkarıyorsunuz ortaya, adamın veya kadının ne yapacağı belli olmuyor ki. Bazen onları kontrol etmekte güçlükler yaşıyorum. Ben istemesem de onlar takıldıkları şeyleri yapmak, dilediklerini düşünmek istiyorlar. Hatta bir tanesi geçenler de beni romanın içine çekti. Tabi ben de gerekeni yaptım kendisine. (Gereken bende kalsın.) Unutuyorlar bana ait olduklarını. Ama onlar da haklılar, sizin de söylediğiniz gibi, olayların geçtiği atmosferi okura aktarırken duran, sözünü söylemekte bir çekince görmeyen benim. Böyle yaparak bir nevi onlara yüz veriyorum.

Yazıda bir devinim içindeyim. Mesela ilk başlarda sırf betimleme yapmak için öykü yazıyordum, sonra karakterler ön plana çıktı. Bir beş yıl sonra olayların etrafında dönmeyeceğimi kim garanti edebilir? Diyorum ya daha çok yolun başındayım diye. Kolay kolay oturmuyor taşlar yerine. Bu yüzden ne olur kimse bugün söylediklerimle yarın yargılamasın beni? Zaten dikkat ederseniz hep kesin ifadeler kullanmaktan kaçıyorum, ‘herhalde’ diyorum. Irmak akıyor ben yüzüyorum, ama akıntı var dikkatli olmak gerek.    

*Karakterleriniz geçmişleriyle olduğu kadar, hayalleriyle de varlar öykülerinizde. Geçmişe yönelik anımsamalar ve  olası durumlar üzerine geliştirilen kurgular arasına sıkışıyor kahramanlarınız. Geçmişin ya da hayalin yaşanılan anla kesiştiği yerde doğan çelişkinin peşindesiniz. Bunun yanı sıra, köy-kent, okullu-alaylı çatışmalarına da yeri geldiğinde değiniyorsunuz ve "Geçmiş" adlı öykünüzden ülkemizin siyasi tarihine yabancı olmadığınız görülüyor. Karakterlerinizi neleri göz önüne alarak kurarsınız?

Her karakter yazardan akan bir damlayla doğuyor bence. Bu damla bazen yazarın aşklarından, bazen ihtiraslarından, bazen kıskançlıklarından, bazense korkularından sızıyor. Sonra ne oluyorsa oluyor, o damla büyüyor işte. Fakat büyüdükçe güzelleşiyor, şekli değişiyor damlanın. Yazardan ayrı olarak varlığını ilan ediyor. 

 Karakterlerimin ortaya çıkışı söylediğim gibi bir anda oluyor. Fakat bir karakteri ortaya çıkarmak gerçekten zorlu bir iş. Benim için karakterin kendi içinde çelişmemesi çok önemli. Yani Fındık Zamanı’ndaki Nihat’tan kalkıp da ben çocukça bir coşkunluk bekleyemem. O bir düşünce insanıdır. Olabilir, çocukluk da yapabilir, ama sonunda yüzü kızarmak, kendini suçlamak kaydıyla.

Ödül kazanan dosyanız, dilde ve konularda yeniliklere açık bir yazar olduğunuzu gösteriyor; yine de klasik yazınımızın izinde olduğunuzu söyleyebiliriz. Bu öyküleri hangi süreçte yazdınız? Bir yazar olarak kendinizi nasıl bir yol üzerinde görüyorsunuz?

Öykülerin hepsi ayrı ayrı zamanlarda yazıldı. Süreç olarak birbirlerinden kopuklar yani. Ancak bunun yararı olduğuna da inanıyorum. Yol alışlar daha net gözlenebiliyor, farklılıklar çarpıklıklarıyla ortaya çıkıyor. Evet klasik yazının izindeyim. Eskiden daha da bağlıydım ona. Fakat son zamanlarda kabuk çatlamaya başladı. Bunu hissediyorum. Okuduğum eserlerde de bu böyle. Kendi edebiyatıma yeniden sarıldım. Fakat güncel olandan, popüler olandan hala korkuyorum. Eskiden yazdıklarımı olumsuz etkiler diye korkardım onlardan. Artık kolay kolay etkilenmiyorum ama yine de daha erken. Keşfetmem gereken o kadar yazar var ki daha. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, Peyami Safa’nın, Orhan Kemal’in büyüsünde kaybolmak istiyorum şu birkaç yıl.

Edebiyatta bu zamana kadar hep yalnız yürüdüm. Tek kişilik bir dünyaydı edebiyat benim için. Fakat biliyorum ki hep böyle sürmeyecek. Bir fanusta yaşamıyorum, benden başkaları da var. Sonra ne kadar yabancı kaynaklardan beslenirsem besleneyim ben Türk Edebiyatı’nın bir yazarı olacağım. Beni bu insanlar okuyacak. Benim yazdıklarım da popüler ve güncel olarak algılanacak, en azından dışarıdan bakınca. Şimdi bu çelişkiyi aşmam lazım. Konuşmakla hiçbir şey hallolmuyor. Daha çok yazmam gerek.

 Dilde olmasa da konuda, kurguda yeniliklere açığım. Son öykümde ve halen yazdığım romanımda bu çok açık ortada. Yazdıklarımın hem içindeyim hem dışındayım, karakterlerim de bir öykünün veya romanın kahramanları olduklarını biliyorlar. Edebiyat açısından değil ama benim açımdan çok yeni bir şey bu. İnşallah ileride edebiyat adına da yeni keşiflerde bulunurum.

Dilde yeniliğe gelince, açıkçası çok güçsüz hissediyorum kendimi. Önce var olanı iyice özümsemeliyim. Bir üslubum olmalı ki dilde yenilikleri ben de eserlerime yansıtayım. Takdir edersiniz ki üslup derin ve yorucu bir mevzu. 

Sinemanın, özellikle de televizyon dizilerinin büyük bir sanayiye dönüşerek yatak odalarımıza kadar girdiği bir dünyada öykünün, daha doğrusu yazının geleceği hakkında nasıl bir öngörüye sahipsiniz?

Yazının geleceğinden önce yazarın geleceğinden söz etmek isterim. Sermaye ve mevcut sistem beni endişelendiriyor. Tüketim rüzgarıyla dönen bir yel değirmeni kapitalizm. Hepimizden ciğerlerimiz patlayıncaya kadar üflememiz, tüketmemiz isteniyor. Çabucak eskitiyoruz her şeyi. Maalesef edebiyata da el attırlar. Çok satmak matah bir şey haline getirildi. Böyle bir durumda gerçek yazarın durumu kötü, hem de çok kötü. Üstelik sermayesi, ünü ya da dış güzelliği yoksa durum daha da kötü.

 Yazının geleceğini sormuştunuz değil mi? İnanın onun geleceğinden hiç endişem yok. Televizyon dizileri, önümüze konulan “bestseller” lar ve diğer hızlı tüketim malları bir sabahlık ömrü olan mayıs böceklerini hatırlatıyorlar bana. Doğaları gereği gün bitiminde ölmeye mahkumlar. Zaman denilen mefhum öyle bir şey ki kendini kolay kolay teslim etmiyor. Ne yaparsanız yapın onun bir bölümüne, yaşadığınız bölümüne hükmedebiliyorsunuz. Ya sizden sonrası? Dün tartıştığımız dizilerin, “bestseller” ların çoğunu bugün hangimiz hatırlıyor? Ya yüz yıl sonrası? Bir veya iki ismi hatırlayacak torunlarımızın torunları. Bugüne bakın, bir asır önceden kaç isim hatırlıyoruz? Ben zamana sonsuz güveniyorum. Hiçbir sistem, hiçbir kural ona karşı koyamaz. O gerçeği sahtesinden ayırır. Nitelikli yazın ürünleri hep vardı var olacak. Kendini kitleden ayırabilen okur da öyle.

Bir tek dil bakımından endişelerim var. Onun bozulması geleceğin nitelik anlayışını da etkileyebilir. Çünkü yazar da içinde yaşadığı toplumdan etkilenen bir varlık sonuçta. O zaman da büyük bir tehlike bizi bekliyor demektir. Açıkçası işin bu kısmında kafam biraz karışıyor. Ben bu konuda öngörü de bulunabilecek yetkinlikte birisi değilim galiba. İnsan sınırlarını bilmeli. Ama tekrar söylüyorum. Zamana çok güveniyorum. Çünkü o göğsünde kalıcı olabilenleri uyutuyor.